Bu sene özgürlüğün simgesi Newroz Ateşi, barut deposuna dönmüş bir siyasi arazinin merkezinde parlayacak.
Faşist rejimin katliamcı askeri birlikleri, iti, Mit'i, Özel timleri ve, tabii ki, siyasi itfaiye birlikleri büyük telaş içinde...
Biz, Kürdistanlı ve Türkiyeli Maoist devrimciler diyoruz ki:
15 Şubat'tan bu yana, yiğit Kürt kitlelerinin diğer uluslardan sınıf kardeşleriyle birlikte, ayağa kalkışı bu gerçeğin siyasi sahneye vuruşunun ilk emareleridir. PKK Genel Başkanı Abdullah Öcalan'ın ABD emperyalistlerinin kanlı hegemonya hesapları ve Avrupalı emperyalistlerin de bu hegemonya pazarlığındaki kendi sinsi ama aynı ölçüde emperyalist çıkarları uğruna, eşine az raslanır bir meşum sürek avı sonunda, uşakları faşist Türk devletine teslim edilmesi, T.C. sınırları içinde milli zulme ve sınıf sömürusü ve baskısına karşı mücadelenin seyrinde yeni bir siyasi konjonktür oluşturdu. Hiç tereddütsüz söylenebilir ki, yeni bir siyasi konjonktür içindeyiz, ve tayin edici yeni bir siyasi (ve askeri) muharebenin ön çatışmaları daha şimdiden başlamış bulunuyor...
Milli zulüm ile ulusal eşitsizlik, emperyalizmin yerel uşakları faşist Türk hakim sınıfının kanlı diktatörlüğü ile Demokratik Halk İktidarı, kısaca, karşı-devrim ile devrim arasındaki kızışan antagonizma, yeni bir konjonktüre girmiştir. Bu konjonktürün siyasi yapısını ve arazisini doğru kavramak, bu tayin edici siyasi (askeri) muharebeden muzaffer çıkmanın ön koşuludur.
Ulusal Kurtuluş ve Devrim'in yüce ustası Mao Zedung şöyle demişti:
İçinde bulunduğumuz siyasi (askeri) muharebenin tayin edici ehemmiyetine vakıf olan herkes, Kürdistan dağlarından Karadeniz Ormanlarına elde silah savaşan yiğit gerillalardan, büyük şehir varoşlarını, üniversiteleri muharebe mevzilerine çeviren her milliyetten emekçi ve gençlik kitlesi, Kürt şehir ve kasabalarında faşist işgal ordusuna ve işbirlikçisi koruculara karşı yalın ayak başı dik meydan okuyan yoksul Kürt kitleleri, hepsi, aynı soruları tartışıyor:
“Abdullah Öcalan'a ne yapacaklar? T.C. devleti denen bu lanetli kuduz itin onun canına kıyması engellenebilir mi? Avrupalılar, Türkiye'deki durumu, faşist baskı ve insan hakları ihlallerini bile bile, bize bu kazığı niye attılar? Adil mahkeme için birşey yapacaklar mı? Kürt meselesine barışçıl-siyasi çözüm için imkan var mı? Avrupalılar hiç olmazsa bunun için destek verecekler mi? Fırtına durulduktan sonra T.C. reform yapabilir mi? Şimdi ne yapmalı?” Kısacası, heryerde, şu veya bu şekilde aynı mesele tartışılıyor: Kürdistan'da Tarihe Yolu Kim Gösterecek?!.... Halk sınıfı ve tabakalardan gelen herkes aynı şeyi söylemiyor ama herkes, içinde bulunduğumuz siyasi muharebeden muzaffer çıkma arzusuyla teyakkuzda...
Hangi milliyetten olursa olsun, Kürt, Türk, Ermeni, Arap, Laz, Çerkez, Gürcü, ...vb., Türk hakim sınıflarının azgın zulmü ve sömürüsünün en çok ızdıraba boğduğu temel kitleler, proleter, yarı-proleterler, yoksul topraksız köylülerin micazı bunu söylüyor. “Dişe diş, kana kan, intikam!” sloganları bunu haykırıyor. Temel kitlelerin sınıf içgüdüsü ile dile getirdiği gerçek, bize temel olmalıdır, boş hayaller bir yana bırakılmalıdır.
Herşeyden önce, emperyalizmin uyuz/kuduz iti faşist T.C. devletinin tavrı ve beyanlarına bakalım; Ve “pek zalimdir... Kasap bıçaklarını asla bir yana bırakmıyacaklarını” söylediğimiz emperyalistlerin sergilediği gaddarlığı yanlış yorumlamıyalım. “Avrupalı emperyalistler Kürtlere kazık atmadı”, çünkü Osmanlı İmparatorluğu denen düzenin Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra çökmesi başlar başlamaz, Avrupalı emperyalistler var güçleri ile Kürt'lerin (ve diğer ulusların) üstüne çullanmışlardır. Osmanlı zulmünden kurtulma ihtimali ortaya çıkan Kürt ulusunu derhal kendi boyunduruklarına kendi kazıklarına zincirlemeye koşturmuşlardır. Seksen senedir, Avrupalı emperyalistler Kürt ulusunu bölüp parçalamış, şu ya da bu uşağına boğazlatmışlardır. Onlar Kürt'lere yeni kazık atmadılar, seksen sene önce atmış oldukları kazıktan Kürt ulusu ve halkının kurtulmak için --bırakın silahlı mücadeleyi-- kıpırdanmasına bile kasap bıçaklarıyla cevap vereceklerini, unutanlara, ve ibreti aleme ders olsun diye, bu hunharlık gösterisini bilerek ve kasten sahnelediler.
Avrupalı emperyalistlerle Yanki emperyalistleri arasındaki çıkar çekişmesinde, Kürt ulusu ve Kürt halkının kendine bir “dost bulabileceği” dört dörtlük ve en tehlikesinden bir boş hayaldir. Bu hayalin bedelini yetmişbeş senedir Kürt halkı kendi kanıyla ödeyegeldi. Faşist Kemalizm, Avrupalı emperyalistlerin Kürt ulusu ve halkına uzattığı ve uzatacağı dostluk elinin en iyi örneği ve pratiğidir. Ancak Kürt ulusuna ihanet etmiş, Kürt köylüsünü köle gibi sömürmek için faşist Türk hakim sınıfına iltihak etmiş, sınıf çıkarlarını korumak için sırtını Türk ordusuna, jandarmasına, valisine dayamış bir avuç büyük işbirlikçi Kürt feodali, “bu dostluğu ve pratiği” savunabilir. Zaten onlar, bugünkü Kürt ulusal hareketine karşı Türk devletinin “topyekün savaş” seferberliğinin içindedirler.
Bir de, emperyalistlerin, ezilip sömürülmesinden sınırsız kar sağladıkları, bu mazlum uluslara “dost olabileceği” hayalini, iğrenç bir demagoji, ve sahtekarlık ile dolaylı olarak savunanlar var: Karşı-devrimcilikte MHP bozkurtlarıyla yarışan, faşist-Kemalizmi ve T.C. ordusunu savunmayı artık meslek edinmiş, komprador- “Marksist(!)” Perinçek tayfasının “Milosoviç-sosyalistleri”... Bu faşist devlet ve düzene, MİT ve ordu istihbaratından temin ettiği dedikodu ve “sosyalizm irfanını” gazetelerinde yayınlamakla yetinmeyip, faşist ordunun kukla parlamento ahırında, ordu emirlerini kanuna çevirerek hizmet etme aşkıyla, oy avcılığı için gittiği Beka vadisinden eli boş döndüğünden bu yana, bu Kemalist-Bozkurt uşağı, Kürt ulusal hareketine ve Kürt halkının silahlı direnişine karşı da kudurmuşcasına bir saldırı sürdürmektedir. Avrupa'nın, Rusya'nın hem de (neden olmasın ki) ABD'nin PKK önderliğindeki Kürt ulusal hareketine yardım ettiğini, edebileceğini savunarak, karşı-devrimci Doğu Perinçek-İP güruhu hem T.C. devleti ve ordusuna yaptığı halk düşmanı hizmetlerine teorik kılıf oluşturuyor, hem de dolaylı olarak emperyalistleri Kürt halkının ve ulusunun dostu olduğunu körükleyen siyasi zehiri yaymaya hala çalışmaktadır.
Emperyalistlerin temel, en belirleyici iki özelliği, sermaye ihracı ve ulusların, ezen ve ezilen uluslar olarak ikiye ayrılmış olmasıdır. Bu ikisi birbirini tamamlar. Sermaye ihracının karlı bir iş olması için sermayenin ihraç edildiği ülke ve ulusların, yoksul ve sermayesiz olması lazımdır ve ihraç edilecek olan sermayenin diğer yerlerde (mesela başka emperyalist ülkelerde) kendisine sağladığı normal kar seviyesinden çok daha fazla kar getirmesinin koşulları gereklidir. Bu koşullar, emperyalistlerin hakimiyeti ve talanı altında tutulan sömürge ve yarı-sömürgelerin iktisadi geriliği ve sermaye kıtlığı ile, ve yabancı sermayenin azgın sömürüsünü teminat altında tutacak siyasal baskı ve zulmün, yani milli zulüm ve ulusal kölelik düzeni ile sağlanır; bu düzene isyan edecek köleleri de kıyımdan geçirmek için faşist ve benzeri terör diktatörlükleri gerekir.
Dolayısıyla emperyalistlerin milli zulmün kaldırılması veya hafifletilmesine ne rıza göstermeleri ne de yardımcı olmaları mümkün değildir. Aksine emperyalizm milli zulmün ağa babasıdır, milli zulmü alabildiğine azgınlaştırır. T.C. gibi yerel kiralık itleriyle ulusal ve toplumsal köleliğin soykırımcı seviyelerde uygulanışına bilfiil nezaret ederler.
Bu sebeple, ulusların kendi kaderini tayin hakkının (yani, ezilen ulusun kendi ayrı devletini kurabilme hakkının) kayıtsız şartsız savunulması, ulusların arasında tam eşitliğin savunulması, emperyalizme ve onun yerel uşaklarına karşı mücadele tayin edici bir önem kazanmıştır. Ulusal kurtuluş mücadelesinin de, sömürge ve yarı-sömürgelerde zafere ulaşması, emperyalistlere ve onların yerel ceberrut çiftlik kahyaları olan yerli hakim sınıflara karşı kararlı ve tavizsiz bir anlayışla yürütülmesine bağlıdır.
Pek sevdalısı olduğu, her fırsatta 20.Asrın emsalsiz harikası diye başına tac ettiği, mevcut faşist cumhuriyete bir helal gelecek korkusuyla, Kürt ulusal hareketine karşı soykırımcı savaşı destekleyen, mazlum Kürt halkının silahlı direnişi önünde hakkettiği cehennemi boylayan faşist generallere ağıt üstüne ağıt dizen karşı-devrimci Kemalist Perinçek ve tayfası, savundukları emperyalist uşağı devlet ve ordusu kadar anti-emperyalisttir. Perinçek'in, TSK'nın, ve uşak Türk hakim sınıflarının anti-emperyalist olabilecekleri kadar da, emperyalistler kendi kölelerinin, yani Kürtlerin “dostu” olabilir.
Ne kadar hatalı ve esef vericidir ki, bugün, her milliyetten tüm halk kitlelerin ve Kürt ulusal hareketin faşist Türk hakim sınıfı ve devletiyle tayin edici bir muharebeye tutuşmuş olduğu bu dönemde, “Kürdistan Ulusal Kurtuluş Mücadelesi'nin önderi PKK Genel Başkanı Abdullah Öcalan'ı sahiplenmek” için çağrı yapan ve günü “Kürtlerle birlikte savaşma ve direnme günü” ilan eden devrimci bir örgütün gazetesinde, Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkını tanımayan, Kürt halkının soykırımcı-düşmanı T.C. devletinin kanlı, imha savaşına destek çıkan bu komprador-“Marksist(!)” Doğu Perinçek ve İP, hakkında “mevcut durumda milli burjuvazinin sol kanadı niteliğinde bir parti... anti-emperyalist özelliği, anti-faşist ve sistem karşıtı özelliğinden daha ağırlıktadır” tespiti yapılabilmektedir.
“Anti-faşist ve sistem karşıtı özelliği” olduğu söylenen ve “anti-emperyalist özelliği”nin de öbür iki özelliğinden daha ağır bastığı iddia edilen İP'in gazete ve dergilerinde ise açıktan açığa faşist orgenerallerin ağzından, “Abdullah Öcalan elini askerimizin kanına bulamıştır, asılsın” propagandası yapılmaktadır. Doğu Perinçek, Bedri Gültekin, Hasan Yalçın başka sayfa ve sayılarda söyledikleri; bir TSK orgenerali, İP'in yayınında söylediklerinde özlü ifadesini buluyor: “Avrupa şimdiden sıkıştırmaya başladı. Yargılama adil olsun, idam olmasın diyorlar. Daha yargılama başlamadan hüküm, şart getiriyorlar. Ben idama genelde (?) taraftar değilim. Ama yasalar neyi emrediyorsa, o olur... Bu mücadelede ordu çok şehit verdi. Ölü, yaralı sayıları kuru rakam değildir. Subayımız, erimiz siperde, çatışmada, mayında arkadaşlarının parçalandığını gördü. Şehit cenazesi kaldırdı; yakınlarının acısını yaşadı. Öcalan hakkında konuşanlar... bunu hiçbir zaman gözardı edemez. Gözardı etmeye de gücü yetmez.” Görüldüğü gibi bunları yayınlayan Doğu Perinçek ve güruhunun anti-faşistliği bu faşist Orgeneral'in anti-faşistliği kadardır; anti-sistem karşıtlığı da bu faşist generalin savunduğu faşist düzen yasaları kadardır, ve gene bu güruhun sözüm ona “ağır basan” antiemperyalistliği de elbette, ömrünü emperyalizme hizmet köpekliğine adamış, bunun için halkın kanını dökmüş bu TSK orgeneralinin “antiemperyalistliğiyle” eş değerdedir.
Yeni değil, uzun bir süredir karşı-devrim safında mevcut düzene hizmet eden Doğu Perinçek güruhunu, bugün hala “halk safında” gören bir devrimci örgütün gazetesinde boy gösteren bu görüşler, mevcut kafa karışıklığının barındırdığı tehlikelere bir örnektir. Bu siyasi Konjonktürde, hatalardan arınmak, yanlışlarla değil, gerçeklerle silahlanmak, dostumuzu, düşmanlarımızı doğru tanıyıp, doğru tahlil etmek canalıcı öneme sahiptir.
Biz Maoist devrimciler, bu şiarı “ajitatif” olsun, kulağa hoş gelsin diye öne sürmüyoruz. Ayağı çamurdan faşist Türk devletinin, ancak emperyalistlerin ve İsrail gibi bölgedeki saldırı köpeğinin her türlü yardımı ve komplosuyla, boyundan büyük bir taşı bize karşı kaldırmıştır. Bu taşı olduğu gibi onların tepesine çökertmenin koşulları mevcuttur. İçinde bulunduğumuz özgül siyasi muharebenin, bizler için, yani her milliyetten tüm halkların ve Kürt ulusal hareketi için, hedefi ve barındırdığı fırsat budur.
Tüm emperyalistler ve onların Türkiye'deki “kıytırık” uşak devleti, PKK Genel Başkanı Abdullah Öcalan şahsında PKK'ye karşı ve bu şekilde PKK safında silahlı mücadele yürüten yoksul Kürt köylüsü ve gençlerine karşı hunhar bir darbe indirmek amacıyla seferber olmuşlardır. Her adımları, kendilerinin emperyalist çıkarları ve bu çıkarların Türkiye'deki faşist T.C. devletinin selameti açısından hesaplanmıştır. Onlar için Abdullah Öcalan'ın canına kıyılmasına ve bunun kendilerine —bırakın silahla isyan etmeyi —kafa tutmaya yeltenen herkese ders olsun diye göstere göstere yapılmasına ihtiyaç duyuyorlar.
Çünkü epey bir süredir, Kürdistan'daki silahlı isyan, T.C. sınırları içindeki her milliyetten geniş halk kitlelerinin düzene karşı mücadelesinin en yoğun ifadesi ve temerküz noktası durumundaydı. Emperyalistlere göre, PKK önderliği hangi talebi savunursa savunsun, onların kurduğu sömürü tezgahının istikrarını bozuyordu ve bu tezgaha zincirlenmiş köleler arasında isyan etme, düzene kafa tutma ve silahlı mücadeleyle özlemlerini dile getirme fikrinin yayılmasına sebep oluyordu. Emperyalist dünya düzeninin sahipleri içinde kıvrandıkları iktisadi bunalımı “son elli yılın en ciddi ve en derin bunalımı” olarak nitelendirdikleri, dört bir yanda “Meksika'dan, Rusya'ya, Uzak Doğu ülkelerine, Çin'e tekrar Brezilya'ya” bir kabus gibi dolanarak ekonomileri çökerten, mali sermaye borsalarında bir gecede bir trilyonu yokeden bunalımın iktisadi ve siyasi dehşeti içinde ardarda “bunalım zirveleri” örgütledikleri bir dönemde, Ortadoğu'daki kuduz köpekleri, T.C.'nin de giderek halk kitleleri önünde takatten düşmesine izin veremezlerdi. Bu uyuz/kuduz itin sahipleri, her ne pahasına olursa olsun, bu kuduz ite sahip çıkacaklarını, bunun için hiçbir hunharlıktan kaçınmayacaklarını “göstermek” istiyorlar.
Türkiye'nin de Ortadoğu'da yeni bir Endonezya olmaya, çatırtılar içinde bir iktisadi ve siyasi enkaza dönüşmeye namzet olduğunu gayet iyi bilen emperyalistler, Kürdistan'da yoksul köylüler içinde kök salmış bir silahlı mücadele fikri ve pratiğinin, böylesi bir durumda gayet tehlikeli bir istikrarsızlık kaynağı, olarak görüyorlar. Üstelik bu silahlı mücadele fikri ve pratiğin Kürt ulusal hareketinin öne sürdüğü taleplerin ötesine sıçraması ve her milliyetten halk kitlelerine sirayet etmesi ve düzeni toptan, kökünden ve tamamen devirmeyi hedefleyen bir mücadeleye, bir devrimci iktidar savaşına dönüşmesi ihtimalinden korkuyorlar.
Emperyalistleri dehşete ve teröre boğan, bu anlattığımız dinamiğin kendisidir. Bu düzenin gerçek sahibi emperyalistleri ve yerel bekçi itlerini bu denli terörize eden bir “felaketin” (!) virüsünü, T.C. sınırları içine hemde azgın bir milli zulüm ve amansız bir sınıf sömürüsü altında inleyen düzenin en öfkeli kölelerine yoksul ve topraksız Kürt köylüsüne ve gençliğine bulaştırdığı için, Abdullah Öcalan'ı, “terörist başı”, PKK ve safında savaşan kitleleri “terörist” ilan ediyorlar.
PKK'yi ve Abdullah Öcalan'ı, darı'nın (yani, her gün yediği varsa bir avuç ıslak darı olan yoksul köylünün) tüfekle tanışmasından, darı ile tüfeğin, faşist Türk devletinin siyasi ve askeri otoritesini Kürdistan'da kalbura çeviren kudretinin dosta, düşmana kanıtlanmasından sorumlu tutuyorlar. Abdullah Öcalan ve PKK'nin, onlara göre, “suçu” burada yatıyor... Bunun için emperyalistler emirlerine amade bu kuduz iti “kelle isterük!” diye bağırttırıyorlar. Bu kuduz itin tüm ulumaları, ipini tutan sahibinin sesidir.
Hürriyet gibi gazetelerde, Amerika'da idam cezasına çarptırılan bir Alman hakkında, Yanki haydutlarından alıntı veren biçimde “biz idam ederiz” diye en büyük puntolarla başlık atması, hem faşist T.C. devletinin niyetini hem de bu caniliklerinde kime güvendiklerini göstermek içindir. Berlin'de bu kanlı komployu protesto eden Kürdistan'lı gençlerin İsrail devletinin silahlı katilleri tarafından kurşunlanarak katledilmesini Almanya tarafından olağan karşılanması, düşmanın niyetini de gündemini de ortaya koymaya yeter: “Bizim emperyalist çıkarlarımıza uygun düşmeyen herkesin suçu sabit, cezası da bellidir, buna itirazı olanların da göreceği muamele aynıdır.” Dedikleri budur.
T.C. faşizminin kendini bilmez borazanları da “29. Kürt isyanını da evvelki 28 Kürt isyanı gibi darağacında sallandırarak bastıracağız” diye böğürüyorlar.
Ne varki, bu kanlı taşı ne amaçla ve ne tür barbarlık uygulamak üzere bize karşı kaldırdıklarını kavradığımız kadar düşmanlarımızı bu barbarlığa iten korkusu, telaşı ve dehşetinin altında yatanı da en az bir o kadar kavramamız gereklidir: Onlar bizim örgütlü, bilinçli ve silahlı gücümüzden korkuyorlar. Kaldırdıkları taşı onların tepesine çökertecek olan bu güçtür. Mao Zedung'un dediği gibi “Gerçekten yıkılmayan kale kitlelerdir; bütün kalpleriyle, bütün düşünceleriyle devrimi destekleyen milyonlarca ve milyonlarca kitlelerdir. Bu gerçekten yıkılmayan bir kaledir, hiç bir güçle yıkılmayacak ve hiç bir veçhile yıkılmayacaktır. Karşı-devrim bizi yıkamayacaktır, tersine biz onu yıkacağız.”
Kürdistan'da hiç bir emperyalist gücün ve uşak faşist devletin, hiç bir veçhile yıkamayacağı güç de, tüm kalbi ve benliği ile kendini ulusal özgürlük ve devrime adamış milyonlarca Kürt kitlesinin ta kendisidir. Kürt kitlesinin, Kürt darı'sının, tüfek ile birleşmesinden kaynaklanan o muazzam kudret, Kürt ulusal hareketini bugün Ortadoğu sahnesinin merkezine taşımıştır. Alman hükümeti partilerinden parlamenterleri alelacele Şam'a koşturan da Kürt darı'sı ile tüfeğinin, Alman devletinin verdiği silahlarla soykırımı yürüten T.C. ordusunu perişan eden heybetli kudretiydi. Alman parlamenterleri bu kudretin önünde kapıldıkları telaş ile, ona saygı ve destek için yola çıkmamışlardı; amaçları, Kürt darı'sı ile tüfeğinin yoluna sahte vaadlerle tuzak kurmaktı...
Bu tuzağın en son sahnelerini, diğer emperyalist gangasterlerle birlikte l996'dan 15 Şubat 1999 arasında tezgahladılar. PKK Genel Başkanı Öcalan'ı sadık uşakları T.C.'ye teslim ettiler. Ettiler evet, ama, böylelikle yeni bir evreye giren muharebe içinde hala, tüm dehşet ve korkularının temelindeki olgu onları kahretmeye devam ediyor: Darı ile tüfek Kürdistan'ın kahraman yoksul kitleleri, yeni neferlerle silahlı mücadeleye katılıyor...
Şimdi bütün gayretleriyle, darı'yı tüfekten ayrıştırmaya, Kürt kitlelerini silahları bırakmaya, teslim olmaya “ikna” için her türlü oyunu, beyanı, diplomasiyi tezgahlıyorlar. Ve bunların merkezinde de bu cani kabadayılığıyla, “Başkanınız elimizde rehin, dediğimizi yapmazsanız, astıracağız!” tehdidini kasap bıçaklarıyla önümüzde sallandırıyorlar. Alman dışişleri kodamanı Fischer'in BM'lerde Hürriyet muhabiri aracılığıyla ilettiği, bu bozkurt gazetesinin büyük bir debdebe ile ortalığa yaydığı bu idi. Ama Doğu Perinçek hainine sorarsanız, “Almanlar gene Kürtlere arka çıkıyor” olacak!
Abdullah Öcalan'ın hayatının korunması için, “barışçıl-siyasi çözümün yolu açılması için” v.s diye sıralıyorlar... “Silahları bırakın, yasalara uymayan eylemden uzak durun, demokrasi sürecine geçin.” Yoksa bu adamların bir bildiğimi var?!... Evet, var ! Onlar kasap bıçaklarını Kürt ulusu ve halkının şah damarına nasıl dayıyacaklarını, ardından da uşakları faşist T.C. itine bizi kıyımdan geçirtmenin şartlarını nasıl hazırlayacaklarını biliyorlar... Canları da cehenneme, o “masum ve bitaraf” tavsiyeleri de !...
Yiğit Kürt halkı, darı'yla tüfekle inşa ettiği o muazzam kudretini kullanarak, hem de daha geniş, daha kararlı ve daha isabetli kullanarak, Abdullah Öcalan'ın hayatını koruyabilir. Darı'yla tüfeğin ateşten ekseni etrafında her milliyetten halk tabakalarıyla büyük bir karşı-taarruz cephesi oluşturarak, ancak bu şekilde, düşmanın saldırısını geri püskürtebilir. Düşmanımız T.C. ve onun sahiplerine karşı mücadele hiç bir şekilde gevşetilmeden yürütülürse, yeni siyasi konjonktürün harekete geçirdiği yeni güçlerle düşman cephesi daha dar bir alana sıkıştırılabilir, kaldırdıkları taşın ağırlığı, onlara bir mezar taşı gibi hissettirilebilir.
Bu muharebede ancak, yeni bir zafer sayesinde, bu canilere geri adım attırabiliriz. Objektif olarak bu hem son derece gerekli hem gayet mümkündür. Kürt kitleleri bunu hem eylemle hem de sözle ifade etmektedir. Emperyalistler bu muhtemel yenilgilerini engelleyebilmek, bizleri tavize ve geri çekilmenin “akıllığına(!)” ikna etmek için ellerinden gelen her hunharlığı kullanıyor, her haini de sayfa sayfa konuşturuyor.
Bugün Kürt köylüsünün silahlı mücadelesinin, T.C. tarafından artık yenilebileceği (!) umuduna kapılan Kemal Burkay gibi satılmış alçaklar, hem bu mücadeleye, tövbe, destek vermemiş, “ellerini, kana bulamamış olduklarını” beyan ediyor, hem de, bir telaş, bu mücadelenin meyvalarını gaspetmeye, Kürt halkı adına siyaset sahnesinde yer edinmek istiyorlar. “Bizim gibi barışçıl mücadele biçimini seçmiş olan Kürt siyasal partilerine serbestçe çalışma hakkı tanınmalıdır.” diyen Burkay ve hısımları hain sinsiliği ile biliyorlardı ki, Kürt kitlelerinin silahlı mücadelesi mevcut olmasaydı, ve onun kudreti PKK önderliğindeki ulusal hareketin, T.C.'ye bunca ter döktüren bir seviyeye eriştirmemiş olsaydı, T.C. faşizmi kendisini kiralık hain olarak, gazetelerinin baş köşesinde, asker kışlalarında hela temizletecekti.
Kemal Burkay ve benzerlerini siyaset piyasasına çıkaran dinamik, aynı zamanda kitleleri aldatmak için kullandıkları, “reform” (!) sahtekarlığını da ele vermektedir.
Kürt ulusal hareketi açısından reformun içeriği nedir? Herşeyden önce bu reform kavramı, Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkının, yani ayrılıp kendi devletini kurma hakkının tanınması için değişiklik yapmak demektir. T.C. hiç bir zaman bu hakkı tanımayacaktır. T.C.'nin tüm iktisadi ve siyasi yapısı, Kürt ulusunun bağımlı ve baskı altında tutulması üzerine inşa edilmiştir. Bu yapı sökülüp ortadan kaldırılmadan, Kürt ulusunun, ezen Türk ulusuyla eşit olması, milli zulme maruz kalmaması mümkün değildir. Bu gerçek, tüm ezilenlerin, Kürt ulusunun ve bilhassa devrimci proletaryanın bu eşitsizliğe ve zulme karşı kararlı bir mücadele yürütmelerinin önemini azaltmaz, aksine ulusların kendi kaderini tayin hakkı için bilinçli ve sürekli bir mücadeleyi gerekli kılar. Bu yapılmadan çeşitli milliyetlerden ezilen kitleler ve proleterler arasındaki birlik zedelenmiş, ortak düşmanımız da güçlenmiş olur.
Her ulustan devrimci proletaryanın önderliğinde emperyalizm ve onların yerel uşağı hakim sınıf ve devleti Halk Savaşı'yla alaşağı edildiği zaman her ulustan proletaryanın siyasi partisi ulusların kendi kaderini tayin hakkını hiç itirazsız tanıyacaktır. Ama faşist T.C. devletinin bu hakkı tanıması mümkün değildir, kendi varlık koşulu ve yapısının temelden inkarı olarak görecektir.
Peki, “kısmi reform” yapılması mümkün müdür? Bugünkü koşullarda bu mümkün değildir. Bu ancak ulusal hareketin büyük bir güce sahip olması, ve emperyalistlerin çıkarlarını savunan devleti tamamıyla köşeye sıkıştırması, hem emperyalistlerin hem de uşaklarının tüm saldırılarını göğüsleyebilmesi ile, ancak belli koşullarda mümkün olabilir. Bugün içinde bulunduğumuz siyasi muharebe bize gösteriyor ki, karşı-devrim cephesi “kısmi reform”a dahi tahammül edecek durumda değildir. Ayrıca ulusal hareketin bu kıyasıya mücadeleyi göze alabilmesi ve yürütebilmesi açısından Kürt ulusunun üst sınıflarının gücü, hem iktisadi hem de siyasi olarak Türk hakim sınıfları karşısında hayli zayıftır. Bu T.C.'nin 75 senedir uyguladığı milli zulmün sonuçlarından biridir. Bu şartlarda Kürt ulusal hareketinin “kısmi reform” gerçekleştirmek için gereken şiddette bir mücadeleyi inşa edebilmesi için, Kürdistan'ın yoksul emekçi milyonlarını, proletaryasını, yarı-proletaryasını, yoksul köylülerini, ve küçük burjuvazisini dizginlerinden boşandırması gereklidir. Bu milli meselenin özünde bir sınıf meselesi olduğunu ortaya koyar. Kürdistan'ın ezilen alt sınıflarının sınıf-çıkarları, yani bir devrimci değişiklik ihtiyacı tatmin edilmeden, bu sınıfların gereken seviyede mücadeleye katılması esasta örgütlenemez. Milli mesele, Kürdistan'da da özünde bir köylü meselesi, bir toprak devrimi meselesidir. Bu mesele doğru ele alındığı taktirde, ulusal mücadele ile sınıf mücadelesi meselesinin bağlarını görebiliriz; her ulustan ezilen sınıfların kaynaşması ve bilhassa, her ulustan proleterlerin ortak davası, devrim davası, öne geçmeye başlar. Bu koşullar hakim ulusun devletine karşı toptan bir mücadeleye yönelme demektir. Bu ulusal hareketi güçlendirdiği kadar, ulusal mücadeleye önderlik eden sınıf ve programın sorgulanmasını da gündeme getirir. Burda ezen ve ezilen ulusun burjuvazisi ve toprak ağaları, aralarındaki ulusal çatışmaya tavizleşerek ara vermeye, ezen ve ezilen ulusun ezilen sınıfları ve proletaryasını dizginlemeye yöneltirler; bu reformların kısmi reformların kullanılmasını gündeme getirir.
İçinde bulunduğumuz siyasi muharebede bu mesele can alıcı bir önem taşıyor. PKK önderliğinin, silahlı mücadeleyi yükseltmek, ulusal cepheyi derinleştirmek için, sınıf meselesine büyük dikkat göstermesi gerekiyor. Kitlelerin dizginlerinden boşandırılması, ordunun kendine yeterlilik ve sayı açısından yeni boyutlara eriştirilmesinin kaynağı burada yatıyor. Bu tür gelişme aynı zamanda diğer milliyetlerden emekçiler ve proletaryanın muazzam bir gücünü ve desteğini ortaya dökmeye ve Kürt ulusal hareketinin T.C. önünde baş edilemez heybette bir güce dönüşmesine yol açacaktır.
Kemal Burkay, Şerafettin Elçi gibilerinin aracılığıyla öne sürülen “sahte reform” önerileri, PKK'nin önderlik ettiği hareketin bastırılması ve yoksul kitlelerin teslim alınması ve silahlı mücadelenin bir an evvel Kürdistan'dan kökünün kazınmasını hedefliyor. Aradıkları mezarın yolunu göstermek ise bizim elimizde...
Önümüzdeki dönemin siyasi arazisini yeniden kalıba dökecek bir muharebenin büyük bir titizlik ve fedakarlıkla yürütülmesi gerekiyor... Kürdistan'lı ve Türkiye'li kitleler, bu muharebenin kıyasıya yürütülmesi, düşmanın geri püskürtülmesi, kaldırdığı taşın altında kalması için muharebe meydanlarında yerlerini alıyor.
T.C. devleti ve emperyalizme karşı mücadele tarihinde yeni bir sayfanın açılışı 1999 Newroz ateşleri ve silah sesleri arasında olsun!...